Son yıllarda toplum olarak en büyük kaybımız ne ekonomi ne siyaset; belki de en büyük kaybımız birbirimize olan güvenimiz.

En çok konuşulması gereken meselelerden biri, farkında olarak ya da olmayarak yaşadığımız ahlaki aşınmadır.

Bence ahlak; bizi insan yapan, bizi birbirimize bağlayan güzel değerlerin toplamıdır.

Güven, vicdan, merhamet, adalet ve dürüstlük…

İşte bir toplumu ayakta tutan gerçek sütunlar bunlardır.

Ancak ne yazık ki son yıllarda bu değerlerin yerini giderek daha fazla bencillik, çıkarcılık ve güvensizlik almaya başladı.

Nereye baksak bir yozlaşma hissiyle karşılaşıyoruz.

Bu yüzden her geçen gün daha fazla insan geçmişe özlem duyuyor.

Çünkü eskiden insanlar birbirine daha çok güvenirdi, sözün bir değeri vardı, vicdan daha güçlüydü.

Bugün ise sanki her geçen gün biraz daha yalancı, biraz daha hilekâr bir toplum haline geliyoruz.

Üstelik bu durumun sorumluluğunu da çoğu zaman başkalarında arıyoruz.

Herkes birbirini suçluyor; siyasetçiyi, sistemi, ekonomiyi, komşuyu…

Oysa dürüst olmak gerekirse bu sorunun başlangıcı çok uzaklarda değil.

Aynaya baktığımızda gördüğümüz yerde başlıyor.

Çünkü artık komşumuza güvenmiyoruz.

Esnaf arkadaşımıza güvenmiyoruz.

İş yerindeki çalışma arkadaşımıza güvenmiyoruz.

Daha kötüsü, bu güvensizliği davranışlarımızla açıkça hissettiriyoruz.

Karşımızdaki insan da aynı şekilde bize güvenmemeye başlıyor.

Böylece farkına varmadan bir güvensizlik sarmalının içine giriyoruz.

Toplum dediğimiz şey aslında insanların birbirine duyduğu güven üzerine kuruludur.

Güven kaybolduğunda geriye yalnızca korku, şüphe ve çıkar kalır.

Bir zamanlar esnaf kültürümüzde çok güzel bir anlayış vardı.

Bir dükkân sahibi günün ilk satışını yaptıysa, müşteriye “Ben siftah yaptım, komşum henüz yapmadı; alışverişinizi oradan yapın.” diyebilecek kadar gönlü genişti.

Bu sadece bir ticaret anlayışı değildi; aynı zamanda bir ahlak meselesiydi.

Bugün ise çoğu yerde bunun tam tersi bir düşünce hâkim olmaya başladı: “Müşteri hep bana gelsin, karşı dükkân kapansın da ben tek kalayım.”

Rekabetin yerini adeta birbirini yok etme arzusu aldı.

Kimse kimseyi düşünmez hale geldi.

Üstelik bunu yaparken vicdanımızı da rahatlatacak bir bahane buluyoruz: “O beni düşünüyor mu ki?” diyoruz.

Ama şu soruyu kendimize sormayı unutuyoruz: Herkes böyle düşünürse bu toplum nasıl düzelecek?

Toplumların ahlakı bir günde çürümez.

Fakat bir gün düzelmeye de başlayabilir.

Bunun yolu başkalarını değiştirmeye çalışmaktan değil, önce kendimizi değiştirmekten geçer.

Eskiden insanlar bir iş yaparken ‘Az kazanayım ama helal kazanayım’ derdi.

Bugün ise çoğu zaman şu sözleri duyuyoruz: “Ben ucuz yapsam ne olacak, elime ne geçecek?” Oysa mesele ucuz yapmak değil, hakkı aşmamaktır.

Kazanmak ayıp değildir; fakat ölçüyü kaybetmek topluma zarar verir.

Yıllarca birçok değeriyle dünyaya örnek olmuş bir toplumun çocuklarıyız.

Dayanışmayı, komşuluğu, merhameti ve adaleti kültürünün merkezine koymuş bir milletin mensuplarıyız.

Bu yüzden bugün yaşadığımız bu ahlaki aşınma bize yakışmıyor.

Daha da önemlisi, bizden sonra gelecek nesillere nasıl bir toplum bırakacağımızı düşünmek zorundayız.

Eğer bu gidişatı değiştirmezsek, çocuklarımıza güvensizliğin ve bencilliğin hâkim olduğu bir toplum bırakacağız.

Oysa hâlâ geç değil. Çünkü gerçek şu ki biz aslında bu kadar kötü bir toplum değiliz.

Sadece bazı yanlış alışkanlıkları normalleştirmeye başladık.

Kendimizi kandırmayı bıraktığımız gün, düzelme de başlayacaktır.

Belki de yapılması gereken şey çok basit: Biraz daha dürüst olmak, biraz daha vicdanlı davranmak ve biraz daha birbirimizi düşünmek.

Toplum dediğimiz şey ‘başkaları’ değildir. Toplum, hepimizin toplamıdır.

Her şeyden önce şunu aklımızdan çıkarmamalıyız: Biz Türk toplumuyuz. Bu toprakların ahlakı, vicdanı ve dayanışma kültürü çok daha iyisini hak ediyor.