Zaman zaman hepimizin başına gelir; gelmiştir ya da gelecektir.
Bir anda kendimizi, neden orada olduğumuzu tam olarak anlayamadığımız bir grubun içinde buluruz.
Ne yaptığımızı ne için orada bulunduğumuzu sorgular, bir anlam veremeyiz.
Çünkü çoğu zaman o ortamın başlangıcı bize göre şekillenmemiştir.
Yıllar önce bir yerde okuduğum bir cümle aklıma gelir böyle zamanlarda:
“İnsanın bulunduğu ortamdaki değerini, ona sunulan sandalye belirler.”
Aradan geçen yıllar bu sözün ne kadar doğru olduğunu bana defalarca gösterdi.
Eğer insanların çoktan oturmuş olduğu bir ortama sonradan girdiyseniz ve selamınızdan sonra kimse size bir sandalye çekmiyorsa, kimse ‘Buyurun, oturun’ demiyorsa, yapılacak en doğru şey sessizce oradan uzaklaşmaktır.
O masaya tutunmaya çalışmayın.
Çünkü gerçekten değer verilseydi, o masada size mutlaka bir yer açılırdı.
Bir sandalye sağdan soldan çekilir, içten bir davetle size uzatılırdı.
Ama kimse böyle bir davranış göstermiyorsa bilin ki orada istenmiyorsunuzdur.
Bu yüzden kendinize olan saygınız adına o masaya tutunmaya çalışmayın.
Kalabalıkların içinde zorla var olmaya çalışmak, bir süs eşyası gibi durmaktan başka bir anlam taşımaz.
Bazen onurlu bir yalnızlık, kalabalıkların içindeki değersiz bir varlıktan çok daha kıymetlidir.
İnsanlar çoğu zaman böyledir.
Eğer sizinle ilgili bir çıkar söz konusuysa sizi hızla yanlarına çekmek isterler.
Ama ortada bir çıkar yoksa mesafelerini korumayı tercih ederler.
Oysa insanın yanında olması gereken gerçek insanlar tam da böyle zamanlarda ortaya çıkar.
Sizi her koşulda yanında görmek isteyen, masasında size her zaman yer ayıran insanların değeri ancak böyle anlarda daha iyi anlaşılır.
Ne yazık ki çağımızın en büyük sorunlarından biri de budur.
Kimle, ne zaman, nerede ve nasıl dostluk kuracağımız konusunda sürekli bir tereddüt içindeyiz.
Samimiyet giderek azalıyor; ilişkiler yavaş yavaş yapay bir hâl alıyor.
Dostluklar, arkadaşlıklar, sevgiler…
Belki benim üslubuma çok uygun değildir ama yine de şu küçük tavsiyeleri vermekte fayda görüyorum:
Eğer bir yere sonradan çağrılıyorsanız gitmeyin.
Geç çağrılıyorsanız yine gitmeyin.
‘İstersen gel’ denilerek çağrılıyorsanız yine gitmeyin.
Çünkü insanın kendine olan saygısı bazen gitmekte değil, gitmemeyi bilmekte saklıdır.